 |
|
|
Tren raylarının
üzerinde yürüdüm
bütün gün.
Çocukların uzak
diyarlardan gelen
yorgun trenlerin
üzerine yazdıkları
her şeyde senin ismin
vardı...
Apartmanların,
çatıların üzerinde
yanıp sönen
neonların üzerinde
senin bana söylemek
isteyip de
söyleyemediğin
sözler gizliydi sanki... |
|
|
|
Oraya Benimle Gelir Misin?..
Cezmi Ersöz
Bugün gökyüzüne bakıp durdum ... Orada yalnızlığımın
solgun yüzünü aradım durdum hep... Birini neden
sevdiğini bilmeyenlere kızardım... Şimdi ben onların
durumuna düştüm... Bilmiyorum seni neden sevdiğimi...
Aklım buz gibi sana karşı... Defalarca ölçüp biçiyorum.
Seni olmadık insanlarla kıyaslıyorum. Zaaflarını düşünüp
duruyorum... Basitliklerini... Sıradanlıklarını...
Özentiliklerini...
Arkadaş çevreni... Aşkla, sevgiyle, hayatla ilgili
söylediğin ve bana hiç uymayan sözlerini geçiriyorum
içimden... Seni unutabilmek ve bu çektiğim acıdan
kurtulabilmek için benim kutsal, vazgeçilmez saydığım
değerlerin üstünden hoyratça geçmeni istiyorum... Seni
sürüden biri olarak görmek istiyorum... Beni incitecek
sözlerini karnımda saklıyorum... Günü gelince yüzüne
vurabilmek için o kirli anılarımı içimde saklıyorum.
Suçluluk duygusu uyandırmak istiyorum sende... O
sözlerini, o kirli anıları sana hatırlattığımda bana
şimdiye dek kimsenin saldırmadığı gibi saldırmanı, beni
kimsenin kırmadığı gibi kırmanı istiyorum... Öyle bir
yanını açığa çıkarmak istiyorum ki, aklım tutulduğu bu
büyüden kurtulsun, yüzüme o soğuk, işte bu da oldu,
diyen yenilirken kazanmış o buruk ifade gelsin
istiyorum... Yeniden bu kıstırıldığım acıdan, bu
dilsizliğimden , bildiğim, her günkü hayatıma dönmek
istiyorum...
Ama olmuyor, ne yapsam olmuyor... Kibarlığımı elden
bırakmıyorum insanlara karşı... Bildiğim sözcüklerle
konuşuyorum onlarla... Arada bir dalıp gitsem de, sonra
yine toparlıyorum kendimi. Ellerimin titreyişini
saklıyorum görünmesin diye... Aklımın başımda olduğunu
kanıtlamaya çalışıyorum. Evet, buradayım, gitmedim
hiçbir yere, sizlerleyim demek istiyorum onlara... Oysa
hiç de onlarla değilim... Kibarlığım bir refleksten
ibaret... Arada bir dalıp gittiğim yerdeyim asıl... Asıl
hayatım ellerimin titrediği yerde. Sözcüklerin anlamını
çoktan unuttum. Sahi, onca yıl ne konuşmuşum insanlarla
ben. Neyi kazanmak, neyi anlatmak, neyi çözmek için
kavuşmuşum... Beni ne tutmuş onca yıl ayakta...
Bugün çok uğraştım... Seni sevmem, sana bağlanmam için
hiçbir neden bulunmadığına kendimi durmadan inandırmaya
çalıştım. Bugün durmadan gökyüzüne baktım. Durmadan
evlere, yollara, arabalara, insanlara, gözlere baktım...
Nereye, kime baksam her yer bomboştu... Nereye baksam
her yer seninle doluydu... Tren istasyonlarına, vapur
limanlarına, duraklara, cami avlularına, pazarlara
gittim... Hayatın ve insanların yıllardır benden bu
kadar uzak, bu kadar bilinmez ve bu kadar sensiz
olduğuna şaşarak baktım... Bazı anlarda aklım seni
anlamakta, seni neden sevdiğimi çözmekte bir zavallı
kadar çaresiz kalıyordu. O anlarda nefessiz kalacağımı,
bedenimin ansızın infilak edeceğini sanıyordum... Çünkü
seni aklım, o sürgündeki, o seni sevdikçe umutsuz bir
sürgünde olduğunu daha iyi anladığım aklım değil,
bedenim seviyordu aslında... Çünkü aklım bana ait
değildi yıllardır. Aklım başkalarının eseriydi.
Başkalarının korkusuydu... Aklım büyüklerin, o hep
korkup kaçanların sefil bir parodisiydi... Aklım beni bu
hayattan korumakla görevli bir bekçi köpeğiydi...
Kendimden ne zaman kurtulmak istesem önüme birden
duvarlar diken, beni bilmediğim yolculuklara çıkmaktan
alıkoyan, alışkanlıklarıma, kaçışlarıma, yalanlarıma
gerisin geri döndürendi o...
Aklımın seninle ilgili söylediği her şey suya yazılan
sözler gibi hızla kayboluyordu... Aklım seni her
küçümsediğinde bedenimde yangın biraz daha büyüyordu...
Tren raylarının üzerinde yürüdüm bütün gün. Çocukların
uzak diyarlardan gelen yorgun trenlerin üzerine
yazdıkları her şeyde senin ismin vardı... Apartmanların,
çatıların üzerinde yanıp sönen neonların üzerinde senin
bana söylemek isteyip de söyleyemediğin sözler gizliydi
sanki...
Gidecek bir yerim yoktu bugün... İnsanlar işlerinden
çıkmışlardı... Aklım amaçsızca dolaştığımı söylese de,
sanki ilk kez kutsal bir amaç için yürüyordum
sokaklarda... Başım kesikti sanki bedenimden. Aklımla
değil bedenimle seyrediyordum dünyayı, insanları...
Böyle seyredince her şeyin arka yüzü çıkıyordu ortaya...
Varlıkların, anlamların arka yüzü çıkıyordu... Sanki ilk
kez insanlar kendilerinden kaçmıyorlardı... Kimi görsem,
kime dokunsam, evlerine , korkularına, kaçışlarına değil
de, kaderleri neyse ona, uçurumları neyse, can
sıkıntıları, yıllardır biriktirdikleri boşlukları neyse
onun üzerine cesurca gidiyorlardı sanki...
Gökyüzü boşalmıştı bugün... Bütün tanrılar yeryüzüne
inmişti... Gözlerim aklıma ait değildi artık. Gözlerim
başından kopmuş bedenime aitti... Sonsuz bir hasretti
kime baksam, kime baksam ümmetsiz bir tanrıydı, kime
dokunsam hayatına isyan etmiş, mutsuz, ama cesur bir
tanrıydı...
Kiminle konuşsam kendini hiç saklamadan, olduğu gibi
anlatıyordu... Kiminle göz göze gelsem bu hayat uçsuz
bucaksız bir can sıkıntısıydı... Kiminle yola çıksam
evine, kaçışlarına, korkularına değil kendine ,
gizlediği, yıllardır yok saydığı kalbine doğru
gidiyordu...
Aklımı susturduğum zaman anlıyordum ki herşey, her
anlam, her duygu, her istek aynı yere akıyor, aynı yerde
birleşiyordu... Aklımı susturduğum zaman bu parçalanmış
hayat, bu darmadağın olmuş insanlık tek bir kalpte
birleşiyordu...
Sen kıskançlık nedir bilmiyorsun sevgili... O kutsal
amaçsızlığımla dolaşırken gördüm ki aslında herkes seni
arıyor, sana kavuşmayı özlüyordu... Sen kıskançlık nedir
bilmiyorsun sevgili... Seni, söylediklerini, kalbini
anlamadığım için düştüğüm yollarda kimi görsem, kiminle
konuşsam seni benden daha iyi anlıyor, seni benden daha
derin, daha soylu özlüyordu...
Hem ben senin anlamını bulmakta kiminle yarışabilirdim
ki; bu sevgide öylesine birleşmişti ki dünya, sadece
insanlar değil, sadece gökyüzünden inmiş tanrılar değil;
trenler, evler, sokaklar, çatılardaki neon ışıkları,
köpekler bile senin varlığını benden daha iyi biliyor,
senin bana söylemek isteyip de söyleyemediğin şeyleri
benden daha iyi anlıyor ve benimsiyorlardı...
Aslında içten içe biliyorum, hayat bu gördüğüm gibi
değildi... Kimsenin seni bildiği yoktu... İnsanlar ne
seni görüyordu, ne de beni... Trenlere yazılan senin
ismin değildi... Sokaklar bin yıldır nasılsa öyleydi ...
Neonlar sadece ona bakanlara kendi yalnızlıklarını
hatırlatıyordu... Kimsenin ne seni, ne de beni fark
ettiği yoktu... Evler yeni bir can sıkıntısına
hazırlanıyordu... Işıkların altı karanlıktı... Aşkın
altı ışıksızdı... Gökyüzü bomboştu... Gökyüzünden
yeryüzüne inmiş tanrılar insanlar kadar mutsuz, insanlar
kadar yabancıydı kendilerine... Kimse nasıl yaşanması
gerektiğini bilmiyordu... İnsanlar duraklarda,
limanlarda, yollarda gizlice, kaçamak birbirini
gözlüyordu... Kimsenin kimseye iletecek bir doğrusu
yoktu... İnsanlar bildikleri hakkında değil,
bilmedikleri şeyler üzerine konuşuyorlardı durmadan.
Herkes işinden gücünden bahsediyor, daha iyi, daha kolay
nasıl yaşarız, onu konuşuyorlardı... Ama kimse daha iyi,
daha anlamlı bir yaşam nedir, nasıl olur onu
bilmiyordu... Ama hiçbiri kim olduğunu, nasıl bir hayat
sürdürdüğünü göremiyordu... Herkes günlük çıkarlarına
sımsıkı sarılmış, ama hayatlarının nereye gittiğini
farkında bile değillerdi... Karanlıktan korkan çocuklar
gibiydiler... Bir yerlerden bir ışık görünene kadar
akıllarına ne gelirse söylemek zorundaydılar sanki...
Birbirini asla tanıyamayacak insanlar bir araya gelip
durmadan bir şeyler konuşuyorlardı... Yan yana, iç içe
duruyorlar, ama birbirlerinden o denli uzaktılar ki...
Oysa hepsi biliyordu gizliden gizliye onları bir
boşluğun çektiğini... Bilinmeyen bir boşluğa doğru
koştuklarını... En bilinçsiz insan bile farkındaydı o
boşluğun... En bilinçsiz insan bile yaptığının ne denli
anlamsız olduğunu içten içe seziyordu... Gökyüzü
bomboştu... Bütün tanrılar yeryüzüne inmişti... Bir
tanrı ne kadar hayransa kendisine herkes o kadar
hayrandı ki kendisine... Gökyüzünden yeryüzüne inmiş bir
tanrı ne kadar mutluysa o kadar mutluydu herkes
kendisinden... Kimi tanısam, kime dokunsam en karanlık,
en gizli yerine gizlenmişti... Kiminle derinleşmeye
çalışsam, indiğim o yerde görüyordum ki durmadan öç
almaktaydı kendisinden... Kiminle yola çıksam
hissediyorum ki durmadan parçalarına ayırmaktaydı
kendisini... Bilinmeyen bir el sanki insanların içinde
durmadan çalışıyordu ...
Devam edecek...
İçindekilere dönmek için tıklayın |