 |
|
|
Kabataş Erkek Lisesi
mezunlarından Psikiyatrist Prof. Dr. Özcan
Köknel’in ve 18 yaşında iki Kabataş öğrencisinin
katıldığı forumumuzda, üzerinde en çok durulan
konu: "Gençlerimize nasıl bir Türkiye
bırakıyoruz" oldu ve görüldü ki sistemin
yanlışlığından sürekli olarak şikayet eden
bizler, bu sistemin yaratıcılarının da başka
birileri olmadığını hatırımızdan çıkarıyoruz...
"Bakın bir insanın geçmişinden utanması kadar
kötü bir şey yok. Yani olan olmuş biten bitmiş.
Bir de şu gerçeğin kabul edilmesi gerekir:
Türkiye her konuda fay hattında. Türkiye’de
politik fay hatları var, ekonomik fay hatları
var, eğitim fay hatları var ve deprem fay
hatları var. Yani Türkiye’de ne zaman, nerede
deprem olacağını hiçbirimiz bilemeyiz."
"Bakın bir insanın geçmişinden utanması kadar
kötü bir şey yok. Yani olan olmuş biten
bitmiş. Bir de şu gerçeğin kabul edilmesi
gerekir: Türkiye her konuda fay hattında.
Türkiye’de politik fay hatları var, ekonomik fay
hatları var, eğitim fay hatları var ve deprem
fay hatları var. Yani Türkiye’de ne zaman,
nerede deprem olacağını hiçbirimiz bilemeyiz."
"Aileler, sadece yönlendirmek şeklindeki
çabalarından vazgeçip, çocuklarına yol açmayı
denemeli. Bizlerin bütün görevi, ailede, okulda,
toplumun bütün kesimlerinde gençlerin kendi
bedensel veya ruhsal becerileriyle kendilerini
geliştirecek, belirli ilkeler, kurallar
içerisinde, bir ortam yaratmak. Bundan sonrasına
karışmaya yetkimiz yok zaten."
"Biz yetişkinlerin sizlere söylediklerini tekrar
etmeyin. Ben sizin yaşınızdayken, bırakın böyle
bir yetişkinle karşı karşıya oturup bir şeyler
tartışmayı, hocanın karşısına gidip, soru
soracak cesareti bulamazdım. Bakın bu cesareti
buluyorsanız, buraya geliyorsanız, kendinizle
ilgili sorular soruyorsanız, bizden çok daha iyi
durumdasınız." |
|
|
|
Gençlere nasıl bir Türkiye
bırakıyoruz?
Özcan Köknel - Forum
Geleceğin tek garantisi olarak görülen üniversite sınavı
gençlerin olduğu kadar büyüklerin de kabusu haline
geldi. Büyükler sistemin sadece bir takım sermaye
çevrelerinin çıkarlarının gözetildiği ve öğrencilerin
gerçek başarı düzeylerinin değerlendirilemediği bir
yapıya dönüştüğünden şikayet ederken, öğrenciler de,
yaşamlarının aşırı baskı ve tempo içerisinde sıkıştığını
söylüyorlar... Hem öğrencilerin sıkıntılarına daha
yakından tanık olmak ve sizleri tanık edebilmek, hem de
büyüklerin bu süreçte gençlere nasıl davranması
gerektiği konularının daha anlaşılır hale gelmesi için,
iki Kabataş Erkek Lisesi son sınıf öğrencisiyle,
ülkemizin bu konudaki saygın uzmanlarından Prof. Dr.
Özcan Köknel’i bir araya getirdik. Forum sırasında
ortaya atılan düşünceler; hem yetişkinlere hem de
öğrencilere bulunmaz ip uçları veriyor. Psikiyatri
konusunda Türkiye’nin en saygın isimlerinden birisi olan
Prof. Dr. Köknel’in özellikle bireysel ve toplumsal ruh
sağlığı alanında yayınladığı sayısız kitabı, yayımlanmış
makalesi bulunuyor. Prof. Dr. Köknel, bugüne kadar
yaptığı araştırma, çalışma ve yayınladığı kitaplarla
birçok ödül de almış. Toplantıya katılan her ikisi de 18
yaşında olan öğrenciler ise; Şeyma Sulu ve Hilal
Durdaşoğlu. Her ikisi de üniversite hazırlık sürecinde
olan gençler, söyledikleriyle, özellikle büyüklerden
beklentilerini çok net bir şekilde ortaya koyuyorlar.
Şimdi sözü onlara bırakıyoruz...
Köknel: Gençlerin iyi yetişip yetişmemesi konusu
3 bin yıl önce de sorulan bir soruydu. Firavunlar da
gençlerin yetişmesini, terbiyesini beğenmemişler. Bu
sorunun sorulması da, böylesine sorunları yaşamamız da
son derece doğaldır. Böyle çatışmaların olması, bir
toplumun değişmesi, gelişmesi açısından da gereklidir.
Daha yaşlı kuşaklar, mutlaka kendi dönemlerini iki
nedenden dolayı özlemle anarlar: Birincisi hakikaten
belirli bir yaştan sonra insana yaşam gücü veren kendi
gençliğindeki anılarıdır. Tabii ki bu döneme çok büyük
bir duygu yatırımı yapmıştır. Bunun için gençliğini
daima hazla anar. Bugün de yaşam tarzının o günkü gibi
olması gerektiği gibi bir yanılgıya düşer. Gençlikten
sonraki döneme, ister istemez kendi kimliğini korumak
için, biraz eleştirel bir gözle bakar. İkincisi de
mutlaka belirli bir çağdan sonra insanların değişime,
yeniliğe olan uyumları giderek zorlaşır. Genç yaşlarda
bile bu zorluk söz konusu. Yaşlılar için daha da zordur
bu. Bu nedenlerden dolayı, gençlerdeki gelişim ve
değişime, biraz beğenmeyen gözle bakar, eleştirir. Bu
anlattıklarım insanlık tarihinden beri olagelen şeyler.
Bütün bunlara rağmen her yetişen kuşak, bir önceki
kuşaktan daha yeni, daha iyi ve daha güzel oluyor ki
toplum değişiyor, insanlar gelişiyor, kültürler
değişiyor. Bu perspektiften baktığımda görüyorum ki,
gelen kuşak bizim kuşaktan daha donanımlı, daha
bilinçli, daha iyi... Bu benim için bir inanç değil.
Gerçeğin kendisi. Çünkü bizim yaşımızdaki insanlar, her
zaman aynı yanılgıya düşmüşler. Bunun doğru olmadığını
da görmüşler. Anlamışlar ki, gelen kuşak kendilerinden
çok daha iyi. Zaten doğal olan da budur. Çünkü eğer
çağımız bir bilgi çağıysa, eğer çağımızda bilginin en
iyisine ulaşmak için gerekli olan şeyin sürekli olarak
değişmek olduğuna inanıyorsak, bu gerçeği de kabul
etmeliyiz. Bunlar temel felsefi gerçekler. Hayatta
değişmeyen tek şey değişimin kendisi. Bunları kabul
ediyorsak, her gelen kuşağın da bizlerden çok daha iyi
olacağını kabul etmemiz gerekir. Bizim insanlarımızın
bir kaçış yolu var: Eğer toplumda yanlış bir şeyler
oluyorsa, "Acaba bunun nedeni benden mi kaynaklanıyor?"
diye sormuyoruz. Eğer bir yanlışlık varsa sorulacak ilk
soru, "Bizim kuşağın yaptığı bir hata sonucu mu bunlar?"
olmalı. Böyle yaparak kendimizi iki türlü sıkıntıdan
kurtarıyoruz. Birincisi kendi kuşağımızı suçlamamış
oluyoruz, ikincisi gelişmekte olan, kendisini
geliştirmekte olan gençlerin bir suçluluk duymasını
sağlıyoruz. Böylece onlar da ellerindeki imkanlara layık
olmadıklarını düşünüyorlar. Biz beğenelim ya da
beğenmeyelim, bir sonraki kuşak, bir önceki kuşaktan çok
daha iyi bir durumda oluyor.
Sulu: Size göre mevcut ÖSS sisteminin öğrenciler
üzerindeki etkileri neler? Bu sorunun yanıtını merak
ediyorum. Çünkü, bizler okuldaki başarı ve ÖSS’deki
başarı için hayatımızı ikiye bölüyoruz. Hangisine
yetişeceğimizi şaşırıyoruz...
Köknel: Bir kere ÖSS sistemi son derece yanlış.
Bunu kabul etmek gerekiyor. Ama maalesef şu andaki
eğitim sistemi içerisinde de, gençleri üniversiteye en
sağlıklı şekilde girmelerini sağlayacak ÖSS’den başka
bir yol yok. Doğrusunun ne olması gerekiyor? Öğrencileri
sekizinci sınıftan sonra mutlaka bir teste tabi tutmak
gerekiyor. Bundan sonraki dönemi, onun ilgisine,
becerisine, yeteneğine göre belirlenmeli. Bir sınav
olması gerekli mi? Mutlak gerekli. Bu değerlendirmenin
mutlaka yapılması gerekiyor. Ama maalesef şu andaki
düzensiz eğitim sistemi içerisinde, ÖSS’den başka bir
değerlendirme yolu yok.
Sulu: Bizim önümüze hep testler çıkıyor.
Hayatımız hep o testlerle uğraşmakla geçiyor. Bu yüzden
adam gibi konuşmasını bile bilmiyoruz...
Köknel: Bakın ne olursunuz, biz yetişkinlerin
sizlere söylediklerini tekrar etmeyin. Ben sizin
yaşınızdayken bırakın böyle bir yetişkinle karşı karşıya
oturup bir şeyler tartışmayı, hocanın karşısına gidip,
soru soracak cesareti bulamazdım. Bakın bu cesareti
buluyorsanız, buraya geliyorsanız, kendinizle ilgili
sorular soruyorsanız bizden çok daha iyi durumdasınız
demektir. İnanın üniversitede okurken, hocaya bir soru
soramazdım. Elim ayağım titrerdi.
Sulu: Ama fen bölümünde okuyan birçok arkadaşıma
baktığım zaman hayata daha farklı baktıklarını
görüyorum. Özellikle şu dönemde testlerden başka bir şey
görmüyor gözleri. Sosyal yaşamları neredeyse yok gibi.
Öğrencilerin çoğunluğu böyle olduğuna göre, ÖSS
sisteminde bir sorun var diyemez miyiz?
Köknel: Lütfen, sınavsız bir hayatın olması
gerektiği gibi yanlış bir düşünceye kapılmayın.
Sanıyorsanız ki; bu sınav bittikten sonra her şey
bitecek. Elbette bitmeyecek. Bundan sonra üniversitede
her an bir sınavınız olacak. Eğer doktor olacaksanız 40
bin hekim arasında sınava girip uzman olmaya
çalışacaksınız. Master, doktora, doçentlik sınavlarınız
olacak. Derseniz ki, ben lisans eğitiminden sonra devam
etmek istemiyorum, o başka. Ama bilgiye dayalı bir hayat
geçirmek istiyorsanız, sınavlara girmeyi de göze
alacaksınız. "Bilgiye dayalı bir hayat istemiyorum, ben
ticarete atılmak istiyorum" diyorsanız da durum
değişmeyecek. Müşteriyle sınavınız olacak, patronla
sınavınız olacak. Bu durumu kabullenmekten başka
şansınız yok.
Durdaşoğlu: Sizin söylediğiniz doğru. Sekizinci
sınıfın sonunda öğrenciler bir değerlendirmeye alınsalar
ve lisede bu değerlendirmeye uygun bir eğitim alsalar
daha iyi olur. Ama bizler de genç olarak her gün
değişiyoruz. Bir gün attığımız adım, bir öncekinden daha
farklı. Bundan hareketle şunu söyleyebilir miyiz: Bu
bahsettiğimiz sekizinci sınıftaki değerlendirmenin
benzerinin, her sınıfta tekrarlanması gerekmez mi?
Örneğin ben. Liseye kadar çok iyi matematik yapabilen
bir öğrenci oldum. Bunun yanında sosyal alanda da
kendime uğraşlar bulabiliyordum. Çok okur ve yazardım.
Köknel: Bakın işte, arkadaşınız okuyormuş. Bir de
"fene ağırlık verenler okumuyor" diye dert yanıyorsunuz.
Durdaşoğlu: Evet ben şu an bir fen öğrencisiyim
ama benim hiçbir arkadaşım, benim okuduğum kadar kitap
okumuyor. Zaten bunun için de zamanları olmuyor. Çünkü
aralıksız olarak test çözüyorlar. Mesela benim hiçbir
arkadaşım bugün, evinden çıkıp böyle bir toplantıya
gelmezdi. Çünkü, kendileri için her anı dolu olan bir
hayat programlanmış, aileleri kendileri için bir sistem
kurmuş. Devamlı test çözmek zorundalar. Eğer bir gün,
önceki günden iki soru daha az çözdülerse bunalıma
giriyorlar. Onların yaşadıkları son derece asosyal bir
hayat. Ben böyle yaşamıyorum. Sosyal yaşamın
güzelliklerini bırakamıyorum.
Köknel: Çok güzel. İnan ki diğer arkadaşlarından
daha başarılı olacaksın.
Durdaşoğlu: Ama etrafındaki insanların
düşündüklerine bakarsak, şu anda ben test çözüyor
olmadığım için başarısız bir öğrenciyim.
Köknel: Her zaman insanların söylediklerini
dinleyip, ona göre yaşamak bir şeyler kazandırmıyor
bizlere. Tabi ki; gezin, dolaşın, eğlenin... Bu sınav
kötü geçerse, hiçbir şey bitmeyecek. Hayat devam edecek.
Sınav sadece hayatın bir parçası. Şu an yaptığımız
konuşma nasıl hayatımızın bir parçasıysa, sınav da öyle.
Hatta şu anda yaptığımız konuşmalar da bir sınav. Ne
olur bunu böyle kabul edin. Bakın yolunuz çok doğru bir
yol. Ben bu söylediklerimi bir kitap bilgisi olarak
vermiyorum. Ben de böyleydim. Bu söylediklerim bir
deneyimin sonucu. Sizin yolunuz doğru. Hayat bir
maraton. Buna göre tedbirler almak gerekiyor. Bu
maratonun içerisinde nefesinizi, 100 sene
koşacakmışsınız gibi ayarlamanız lazım.
Durdaşoğlu: Bu bilince de ailelerimizin
desteğiyle ulaşabiliriz galiba. Ben bütün hayatım
boyunca bu şekilde yaşadım.
Köknel: Ailenden bir baskı görüyor musun?
Durdaşoğlu: Pek sayılmaz. Sinemaya ya da
tiyatroya gideceğim zaman, derslerimle ilgilenip
ilgilenmediğimi, testlerimi çözüp çözmediğimi soruyorlar
ama bu ağır bir baskı haline gelmiyor.
Köknel: Hiç sınıfta kaldınız mı?
Durdaşoğlu: Hayır.
Köknel: İşte bak. Demek ki sen üzerine düşen
görevlerin bilincindesin ve onları yerine getiriyorsun.
Yani sana aşırı bir baskı kurabilmeleri için hiçbir
dayanakları yok.
Durdaşoğlu: Ama bu biraz da benim şansım. Yani
ailem her zaman doğru olanları bana gösterdi ve seçimi
bana bıraktılar. Benim çevremde hiçbir şekilde seçim
yapma şansı olmayan arkadaşlarım var. Türkiye’de bugün
100 tane genç varsa 99 tanesi bu şekilde yaşıyor.
Çocuklar "Ben sinemaya gideceğim" demekten korkuyorlar.
Bir roman alıp okumaya çekiniyorlar. Çünkü annesi onu
elinde kitap okurken görürse, "Neden elinde test kitabı
yok" diyecek. Ve öğrenci bir çok test çözüyor, bütün bu
sosyal faaliyetleri bir kenara itiyor. Bu durumun
gelecekte yaratacağı sorunları kimse öğrencilere,
ailelere ve öğretmenlere anlatmıyor.
Köknel: Evet haklısın. Ben de artık öğrencilerle
konuşmaktan vazgeçtim. Sadece ailelerle konuşmanın
gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hataların en büyüklerini
onlar yapıyorlar.
Durdaşoğlu: İşin en kötü yanı da, gençlerin
yaptıklarının ne kadar yanlış olduğunu, kendilerini
nasıl bir kaosa sürüklendiklerinin farkında olmayışları.
Onlar bu yaşam tarzını benimsemişler. Ne kitap, ne
gazete okuyorlar...
Köknel: Arkadaşınız ne güzel kitap gibi
konuşuyor. Çok doğu şeyler söylüyor. Niye "Fenciler iki
lafı bir araya getirip, sorunlarını anlatamıyor"
diyorsunuz ki....
Sulu: Keşke hepsi böyle konuşabilse...
Köknel: Tabii ki. Bu noktada da kişisel
özellikler, beceriler devreye giriyor.
Durdaşoğlu: Okulda birçok sosyal faaliyete
katılıyorum. Bunlara yönelik bazı çalışmaları da
tenefüslerde yapıyoruz. Bu çalışmalar için dışarı
çıkarken karşılaştığım matematik ya da fen
öğretmenlerine açıklama yaparken eziklik hissediyorum.
Kendimi açıklama yapmak zorunda hissediyorum. Ben böyle
faaliyetlere katıldığım için hocalarımdan korkmak
istemiyorum. Güzel bir şey yaptığıma inanıyorum.
Matematik hocama böyle açıklamalar yapınca kendimi kötü
hissediyorum. Çevreme bakıyorum. Bir çok arkadaşım
girecekleri sınavı kazanmaktan başka bir şey
düşünmüyorlar. Yani sınav sonrasında hangi fakülteye
girerlerse girsinler onlara göre önemli değil. Bu çok
ciddi bir sorun. Onları yönlendirecek birileri de yok.
Köknel: Bakın bazen bu yönlendirmenin olmaması da
bir avantaj. Hele yönlendirenler ana-babaysa çok da
objektif olamıyor. Yönlendiren öğretmense de aynı durum
geçerli. Çünkü bütün öğretmenlerin, kendi alanlarına
yönelik olarak aşırı bir abartmaları vardır. Dediğim
gibi, özellikle bu yaşlarda, bu tür yönlendirmeler bazen
sakıncalı da olabilir. Bütün bunlardan yararlanıp,
öğrencinin kendi kararını vermesi en doğru olan.
Durdaşoğlu: O zaman öğrencinin kendi kararını
verebileceği bir ortam yaratılmalı.
Köknel: Çocuklar kendi kendilerini kurtarır.
İnanın ki bütün bu sorunlar 40 senedir Türkiye’nin
gündeminde olan konular. Bu konuyla ilgili olup, topluma
mesaj verme fırsatı yakalayan herkes ailelerin bu
tutumlarını eleştirir. Bizde bilgiye karşı bir direnme
var. Bilgilenmeme gibi bir kimlik yapımız var.
Dolayısıyla bunların hepsi bilinir; ama bir türlü
düzeltilemez. Bakın ben üç tane bakanlığın
planlamasında, alt komisyonlarda çalıştım. Sağlık, Milli
Eğitim ve Gençlik bakanlığı. Bunların hepsinin de
planlamasında ideal, belki de şu anda bile dünyanın pek
çok gelişmiş ülkesinde olmayan plan ve programlar
hazırladık. Ama hiçbir zaman hiçbir hükümet bunlara
bakarak bir uygulama yapmaz. Meclis’teki ilkokul mezunu
bir milletvekilinin teklifiyle bir yasa çıkarılır ve
işler o yasaya göre ilerler. Maalesef böyle. Aileler,
sadece yönlendirmek şeklindeki çabalarından vazgeçip,
çocuklarına yol açmayı denemeli. Bizlerin bütün görevi,
ailede, okulda, toplumun bütün kesimlerinde gençlerin
kendi bedensel veya ruhsal becerileriyle kendilerini
geliştirecek, belirli ilkeler, kurallar içerisinde, bir
ortam yaratmak. Bundan sonrasına karışmaya yetkimiz yok
zaten. Türkiye’de beş türlü, gence yaklaşım türü var:
Birincisi ilgili ve bilgili yaklaşım. Burada daha çok,
"Sen de insansın, ben de insanım" mantığı yürüyor. Şimdi
benim torunumun benden çok üstünlükleri var. Örneğin,
benden çok daha iyi bilgisayar kullanıyor. Ama Mohaç
Savaşı’nı bilmiyor. Şimdi ben ona kendi bildiklerimden
dolayı üstünlük taslayabilir miyim? Ben kendi
üstünlüklerimi, ona karşı bir zorlama aracı olarak
kullanırsam yanlış olur. Bunun dışındaki dört tip aile,
Türkiye’deki gençlerin olumsuz etkilenmelerine neden
oluyor. Birisi; tamamen liberal bırakıyor. Genç ne
isterse yapıyor, başı boş yaşıyor. Birisi tutarsız bir
aile; baba ayrı hava çalıyor, anne ayrı bir hava.
Birisinin "Git" dediği yere, diğeri "Gitme" diyor. Bir
tanesi hiçbir şekilde çocuklarıyla ilgilenmiyor.
Sonuncusu da baskıcı aileler. Türkiye’deki bir çok
ailenin yapısı da bu baskıcı aile kavramı içerisine
giriyor. Anne-baba, kendi otoritesinin elden gitmemesi
için kendi bildiklerini doğru sayıp, aynen bunların
uygulanmasını istiyor. Anne-baba böyle bir yapı
içerisinde rahat ediyor. İşin ilginç tarafı bazı gençler
de rahat ediyor. Çünkü genç hiçbir şeye karar vermiyor.
Gideceği okul, evleneceği kız... Her şey ailesi
tarafından belirleniyor. Yemek pişirilmiş olarak gencin
önüne konuyor. Genç de bunu rahatça tüketiyor. Genç,
alması gereken bir çok sorumluluktan kurtuluyor. Bu
şekilde yaratıcılık denen şey öldürülüyor. Biz de
ailelerin en övündükleri şeydir çocuğun aynen babasına
benzemesi ya da annesine. Eğer çocuk aynen bir büyüğüne
benziyorsa hapı yuttu demektir. Çünkü o çocuk tamamen
kişiliksiz ve kimliksiz bir hale gelmiştir. Peki böylesi
bir durumda, toplum nasıl değişip, gelişecek?
Sulu: Türkiye’deki gençlerin en önemli
sorunlarından bir tanesi de ekonomik zorluklar. Bir çok
genç, eğer dersaneye gidiyorsa, çok büyük bir mali
külfeti olduğu için ailesine karşı bir sorumluluk
hissediyor. Çok büyük bir baskı yaratıyor bu durum.
"Eğer üniversiteyi kazanamazsam" endişesi daha da
artıyor o zaman.
Köknel: Elbette. Bütün bunlar hep yanlış sistemin
sonuçları. Türkiye’deki üniversite kavramına iyi bakmak
gerekiyor. Normalde üniversiteler bir meslek adamı
yetiştirmez. Ama biz de tam tersi. Üniversiteler sadece
meslek adamı yetiştiriyor. Üstelik bu yetiştirilenlerin
bir çoğu yeterli bilgiye de sahip olamıyorlar.
Türkiye’de hastanesi olmayan tıp fakültelerinde uzman
doktor yetişiyor. Bunun da ötesinde, o mesleğin ihtiyacı
olan insan sayısından fazlası yetişiyor. Gençlere, hiç
üniversite okumadan da meslek sahibi olunabileceği
mesajının verilmesi gerekir. Son olarak da, üniversiteye
giriş için gerekli olan çalışmaların sadece özel
sektörün tekelinde olmaması gerekir. Biliyorsunuz bu
konuda bir çok çıkar ilişkisi var. Yani bu sistemi
değiştirmek, büyük sermaye gruplarının işine gelmiyor.
Türkiye’deki bütün kurum ve kuruluşların, kendi
çıkarlarını değil, toplumun çıkarlarını gözeterek
çalışması gerekiyor.
İçindekilere dönmek için tıklayın |