 |
|
|
"Ülkemizin insanları için en
önemli şey çalışmayı sevmeleri. Sıradan
insanlarla, başarılı insanları ayıran en büyük
farklılıklar, okulların bittiği süreçten
itibaren başlıyor. İnsanlar adlarının kalıcı
olmasını istiyorlarsa, bunun bir diyeti olduğunu
da bilmelidirler. Başarı için hayatın bir takım
güzel tatlarından feragat etmeliler." |
|
|
|
Kabataş vizyonuyla dünyayı giydiriyor
Osman Arar - Röportaj
Kabataş’a ilk geldiği gün, kendi kendine "acaba buradan
mezun olabilecek miyim?" diye soran, ancak bugün zor bir
okulu bitirmenin ötesinde, tanınan bir marka oluşturmak
gibi dünya çapında bir başarının altına imza atan Damat-Tween
Genel Koordinatörü Osman Arar ile, Kabataş’ın kendisine
kattıkları, kazandırdığı vizyon ve bugün ORKA Group
olarak geldikleri noktayı konuştuk.
Kabataşlı olmanın sizin için anlamından bahseder
misiniz?
Okula ilk gittiğim günü hatırlıyorum. Ben de birçok
Kabataşlı gibi o gün "Bu okula girebildim de, acaba
buradan çıkabilecek miyim?" diye düşündüm. Bu benim asla
unutamayacağım bir olay. O okulun bir mensubu olmak,
önce içindeyken bir gurur veriyor. Sonrasında daha da
büyük bir gurur veriyor. Şu an 13 yaşında bir kızım var.
Ben, O’nun da bu okulda okumasını istiyorum. Eğitim
kurumlarını değerlendirirken şu felsefeyle bakıyorum:
Bana göre, eğitim yeri öncelikle bir kurum olmalı. Bir
cemiyet olması çok önemli. Kabataş da, Türkiye’nin bu
konudaki önemli ve adı anılan birkaç kurumundan bir
tanesi. Köklü ve başarılarla dolu bir geçmişi var. Bu
okulun mensubu olmak, herkes gibi bana da büyük keyif
veriyor.
Sizin okuduğunuz dönemde okulun profili nasıldı?
Örneğin öğretmen-öğrenci ilişkileri...
Kabataş’ta öğretmen-öğrenci ilişkisi diğer okullara göre
daha farklıydı. Normal okullara göre daha kalabalık
sınıflarda eğitim veriliyordu. Öğrenciler de Türkiye’nin
dört bir tarafından geldikleri için, çok kozmopolit bir
yapısı vardı okulun. Bazılarını bu durum son derece
zorluyordu. Okul süresince de doğal bir eleme oluyordu.
Birinci sınıfların şube sayısı 27’yken bu ikinci sınıfta
13-14’e düşer, son sınıfta da 7-8 olurdu. Daha ilk
sömestrlerin sonunda evlerine gidenlerin büyük kısmı
geri dönmezdi. Çok ciddi bir uyum sorunu yaşıyorlardı.
Geldikleri okullarda ortalamaları 9 olan öğrenciler 2’yi
göremiyorlardı. Ama bunun da çok faydası vardı. Şahsen
ben çok gördüm. Kabataş’ta okuma süreci son derece
zordu. Ya öğreneceksiniz, ya öğreneceksiniz. Samimi
olarak söylüyorum, Kabataş’ın, şu andaki iş felsefeme
kattığı çok şey var. Orası zor bir okuldu. Ama biz şunu
öğrendik. Zor yapılır, imkansız da zaman alır... Yapmayı
düşündüğünüz işe inanmak son derece önemli. İnandığınız
zaman işin yüzde 51’ini bitirmiş oluyorsunuz. Bunun da
ötesinde hayal kurmak önemli. Hayal kurmayan insanların
hedefleri de olmuyor. Biz hep hayal ettik. Sonra bu
hayallerimizin bir yol haritasını oluşturup öyle
yürüdük. İşteki başarının sırrı belki de bu. O hayal
kadar, yol haritası da son derece önemli. Çok sevdiğim
bir söz var: Rotası belli olmayan gemiye rüzgar bile
yardım etmiyor.
Kabataş’ta hayatınıza yön veren, etkileyen bir
hocanız oldu mu?
Matematik öğretmeni Nuri hocam benim hayatımı çok
etkiledi. Benim okuduğum ikinci sınıfın ikinci döneminde
İstanbul’da havalar çok güzel geçti. Bütün öğleden
sonraları dışarıda geçirmeye başladık. Tek dönemde 65
gün devamsızlık yaptık. Eğlenmeyi seven, hayattan keyif
alan güzel bir gruptuk. Özellikle öğle tatillerinde
dışarıya çıkınca tekrar içeriye girmek aklımıza
gelmezdi. Okulun yeri de güzel olunca sonuç kaçınılmaz
oluyor. Şu andaki Ortaköy’ün, temellerini de bizim
dönemde okuyanlar atmıştır zaten. Sınıfta Nuri Hocam’la
anlaşan belki de tek öğrenci bendim. O’nu çabuk
kavrayan, dersi severek ve anlayarak yapabilen bir
öğrenciydim. İyi bir ilişkimiz vardı bu anlamda. İkinci
sınıfın ikinci döneminde, bu ilişki kaybolunca Nuri
hocam çok üzülmüştü. Doğal olarak dersleri hiç takip
etmezseniz, matematiği öğrenme şansızı olmuyor. İkinci
sınıfta "çaktık". Ertesi sene dışardan 4 dersimi verdim
ve son sınıfa başladım. O sene okulda karşılaştığımızda
sadece selamlaşıyorduk. Sonra üniversite sınavına
girdim. 1980 yılıydı. Biz karnelerimizi sınav sonuçları
belli olduktan sonra alıyorduk. Böylece herkes, kimin
nerede olacağını biliyordu. Her sınıfın listesi
yapılmıştı, bu listelerde kimin nereyi kazandığı da
yazılıyordu. Karnemi aldım, imzamı attım. Kapıda Nuri
Hoca ile karşılaştım. Hafiften bir alaycı tavırla, "ne
yaptın Osman" diye sordu. Bu soruda biraz da serzeniş
vardı. Onu hissettim. Teknik Üniversite’nin Metalürji
bölümüne girdiğimi söyleyince son derece hoşuna gitti.
Orada sarılıp, öpüştük. Onun gözlerindeki gurur gördüm.
Çok hoşuna gitmişti.
Hocalarınızdan lakabı olanlar var mıydı?
"Mercek" Saniye hocayla da aramız çok iyiydi. Saniye
Hanım okuyamazdı, görmezdi. Coğrafyaya karşı özel bir
ilgim olduğu halde, tüm çalışmalarıma karşın, hiçbir
sınavdan 5 alamazdım. 3 de alamazdım. Hep 4 alırdım.
Sınav kağıdını doldururdum 4 gelirdi, hiçbir şey
yazmazdım yine 4 gelirdi. Bütünlemeye girdiğim zaman,
diğer hocalar 8-9 verirlerdi sınav kağıdıma. Saniye
Hanım’ın o kağıtları okuduğunu da zannetmiyorum zaten.
Bir gün artık coğrafyadan kalacağımı anladığımda, son
imtihan da yine 4 sayfa doldurdum ama bir cümleyle
konuya başladım arkasından da maç anlattım. O gün
Kocaelispor-Fenerbahçe maçı vardı onu anlattım. Yine 4
geldi.
Okulun üniversiteye hazırlanma sürecinize ve
sonrasına katkıları ne boyuttaydı?
Okul ve hocalar son sınıf öğrencilerini üniversiteye
hazırlıyordu. Ben Teknik Üniversite gibi bir okula
girdim. Okulun birinci sınıfını güle oynaya geçtim. Ki
diğer sınıf arkadaşlarımızın üniversite birinci sınıfta
ne zorluklar çektiğini çok iyi hatırlıyorum. Biz o
dersleri lise ikide, üçte görmüştük zaten. Bu anlamda
Kabataş üniversitenin yarısı demektir.
ORKA Group olarak kurumsallaşma ve markalaşma
konusunda sektörünüzün öncü firmalarından birisiniz. Bu
yöndeki çalışmalarınızın nasıl bir süreçten geçtiğini
anlatır mısınız?
Rotası olmayan gemiye, rüzgar bile yardım etmez mantığı
özel hayatımda olduğu gibi iş hayatımda da hakim.
Yaklaşık 10 sene önce yönetimi oluşturan 3 kişi,
Süleyman Bey , Haldun Bey ve ben kendi aramızda bir iş
paylaşımı yaptık. Firmanın finans ve muhasebe
departmanını Süleyman Bey üstlendi, üretim ve tasarım
bölümünü Haldun Bey üstlendi, pazarlama ve koordinasyon
bölümünü de ben üstlendim. Bu sektörde kurumsal hale
gelseniz bile, yönetici olarak işin içinden çıktığınız
taktirde işler yürümüyor. Bu hem dünyanın, hem
Türkiye’nin gerçeği. Biz en önemli kararı 1993’te
verdik. Türkiye’deki firmaların yüzde 99’u, büyüdükten
sonra her şeyi ben yapayım mantığına girer. Yani üretimi
de ben yapayım, satışı da ben yapayım mantığı bu...
Bunun doğru olmadığını gördük. Güçlerin bölünmesi
anlamına geliyor. Hem sanayici olacaksınız, hem
pazarlamacı. O dönem bir marka olma kararı aldık.
Şirket vizyonunuz hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Bizim ana misyonumuz global bir markanın sahibi olmak.
Kendi markalarımızı tek bir bayrak altında, dünyanın her
ülkesinde görmek istiyoruz. Biz çok büyük "patırtı"
çıkarıyoruz ama ne ülkemizden, ne de ülkemizin genel
imajından destek alabiliyoruz. Bizim bu aştığımız süreç
sonunda geldiğimiz yer, gerçekten tırnaklarımızla
gelinen bir nokta.. Amacımız sıcak ve sempatik gelen bir
ürün grubu yaratabilmek, ilişkileri sıcak tutabilmek ve
insanların da tanıdıktan sonra gururla zevkle
kullanacağı bir ürün çeşidi hazırlayabilmek. Vizyonuz da
şu: En iyi fiyat, en iyi kalite, en iyi trend, en iyi
servis. Biz kendimizi böyle anlatıyoruz. Biz bir konsept
hazırlıyoruz. Ve bu konuda son derece iddialıyız. Bu
ilkelerle, fiyatı en önemli tercih konusu haline
getirmemiş oluyorsunuz. Her şeyin başının fiyat
olmadığını gösteriyoruz. Bana gelen müşteri, artık önce
fiyatı sormuyor. Ürünün kalitesine, sunumuna bakıyor
sonra fiyatını soruyor. Bu bizim için son derece önemli
bir durum.
İçindekilere dönmek için tıklayın |