 |
|
|
Bugün geldiğim noktayı
sorgulamak istemiyorum; ama geldiğim noktayı ben
Kabataş’taki o ağır deneyime borçluyum... Dün
masaya oturdum ve 9 saat durmadan yazı yazdım.
İnsanlar bu kadar saatte, buradan Konya’ya
gidiyor. Hocalarımız bize: "Çok yakınıyorsunuz,
çok yıpranıyorsunuz biliyoruz; ama bakın
göreceksiniz, burada aldığınız eğitim ileride
çalışma disiplini olarak yansıyacak hayatınıza."
derlerdi.
Kendilerine dayatılanı yaşarsa insanlar, yıllar
sonra bir sorgulama yaptıklarında yıllarının
boşa geçtiğini görecekler. Asıl çöküntü o zaman
başlayacak. "Ben böyle bir yaşam istemedim."
diyecekler ama o zaman da orta yaşa gelmiş
olacaklar ve geriye dönüşü de olmayacak o yolun.
Bir hayat harcanmış olacak. Bunun bedeli çok
ağır.
Kimse ölmez mutsuzluktan. Ama böyle yaşamak
yaşamaksa... Masumiyet olmadan sevgi olmadan
yaşanabiliyor. Ama masumiyet ve sevgi olduğu
zaman yaşanan şey çok farklı. Ayrıldığım bir
sevgilime söyledim: "Sensiz ölmüyorum,
yaşanıyor. Ama ben senle ölmeyi istemiştim"
diye. Tabi anlamadı ama neyse. |
|
|
|
Gençlere nasıl bir Türkiye
bırakıyoruz?
Özcan Köknel - Forum
Deneme, öykü, şiir, röportaj, köşe yazısı gibi farklı
alanlarda eser veren bir Kabataşlı Cezmi Ersöz. Temel
olarak kullandığı insan olgusundan yola çıkarak
gerçekçilik ve duygusallığa verdiği ağırlıkla yazan
biri… Cezmi Ersöz’le Kabataş Erkek Lisesi’ne giriş
öyküsünden başlayarak, edebiyat dünyasına uzanan çok
keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Lise hayatınız nasıl başladı? Kabataş Erkek Lisesi’ne
girişinizde neler etkiledi sizi?
Ailemin isteğiyle girdim. Çok beğenilen, seçkin bir
okuldu. Halen de öyle. İyi bir eğitim alacağımı umdular.
Özellikle de babam. Çok zor koşullarda girdim okula. Çok
da ilginç bir anım var bununla ilgili. Evimiz
Suadiye’deydi, okul da Ortaköy’de. Yatılı olmam
gerekiyordu. Çünkü yol çok uzun. Müdür ve yetkililer
babamdan, beni okula yatılı vermesini istemiş. O
zamanlar köprü de yok. Üç araçla gelip, üç araçla geri
dönmem gerekiyordu. O yıllar ailemizin ekonomik durumu
elverişli değil. Babam borçlu. Çok sıkıntıdayız. Eğer
yatılı okursam, okula bağış yapmak gerekiyor. Babam da o
zamanlar o bağışı ödeyemeyecek durumdaydı. "Ben çocuğumu
gündüzcü yazdırmak istiyorum" demiş. Özellikle Müdür
karşı çıkmış bu duruma: "Çocuğunuz ilk dönem ikmale
kalır, ikinci dönem de okuldan atılır. Gidip gelmek çok
zor olur, derslerinden geri kalır." demiş. Babam da ne
yapsın? Bağışı ödeyemeyecek, yazdırmak da istiyor beni
okula. Ben bu tartışmalara şahit oldum. Babam çok
öfkelenmişti. Benim için son derece trajik bir andı o.
Çok kolay sinirlenmeyen bir insandı. Ama bu diretme ona
biraz ağır geldi. Benim yanımda da mahcup olmak
istemiyordu. Eğer beni okula yazdıramasaydı küçük
düşecekti. Sonra hiddetle müdürün odasına girdi. Orada
tartıştılar. Ben kapıdaydım. Çıktığında kıpkırmızıydı
yüzü. Öfkeden titriyordu.
"Ne oldu baba, hallettin mi?" dedim. "Tamam seni okula
gündüzcü olarak yazdırdım" dedi.
Babam subaydı. Hep beylik tabancasıyla dolaşırdı.
Müdürün odasına giriyor. Müdür, çocuğunuz belge alır,
okuldan atılır falan deyince. "O sizin sorununuz değil,
benim sorunum. Siz buna karışmayın." demiş. Müdür
diretince, babam da adamın masasına tabancayı koymuş.
Adamın gözleri fal taşı gibi açılmış. "Siz kimsiniz?"
demiş. Babam da asker olduğunu söylemiş. "Çocuğumu
alıyor musun, almıyor musun?" demiş. Adam tabancayı
görünce başka çaresi kalmamış. Yani ben Kabataş’a silah
zoruyla girdim. Yol boyu yürüdük, Ortaköy’den Beşiktaş’a
doğru. O ağaçlıklı yolda yürürken, ben o zaman 14
yaşındayım, "Oğlum, gemilerimizi yaktık." dedi.
Bu laflar bana çok ağır geldi. "Ne gemisi baba?" diye
sordum. "Ben müdüre çok ağır konuştum. Oğlum, bu okulu
çok büyük başarılarla bitirecek. Siz onu almamakta
direttiniz, bu hareketinizden dolayı utanacaksınız."
demiş. Bu, benim omuzlarıma çok büyük yükler getirmişti.
Çok zorladı mı sizi Kabataş? Öğrenciliğiniz nasıl
geçti?
Hiç unutmuyorum Kabataş’ın ilk dönemi çok zordur. Girer
girmez yıldırıcı bir ortam vardır. Notlar çok düşüktür.
Kıyasıya bir zorlama vardır öğrencileri. O kadar ağır
bir ders yükü vardı ki, ben birden bire şoke oldum.
Notlar da çok kıttı. Çok çalışmama rağmen, ilk dönem iki
zayıf geldi. Onlar da 4’tü. Karnemi babam gördü. Çok
utanmıştım karnemi gösterirken. İki zayıfa çok bozuldu.
"Teessüf ederim size." dedi. Bu laf bana çok ağır geldi.
O gece çok üzüldüm. Müthiş bir performansla yüklendim
derslere. İkinci dönem teşekkür aldım. Ondan sonra lise
ikinin ilk dönemi teşekkür, ikinci dönemi taktir, lise
üç ilk dönem taktir, ikinci dönem okul ikinciliği oldu.
Not ortalamam 8.6’ydı. Sabah 5’te yola çıktığımı
hatırlıyorum. Öğleden sonra 4’te çıkardım okuldan, 7’de
evde oluyordum. Çok az uyuyabiliyordum yani. Gece
11-12’ye kadar aralıksız çalışıyordum. Sonra 5’te
kalkıyordum. Ve bu tempo 3 yıl sürdü. Ben hayatımın
hiçbir döneminde bu kadar yorulduğumu, yıprandığımı
hatırlamıyorum. Kabataş’ı bitirdikten sonra üniversite
bana çok hafif geldi. Gördüklerimi dersten bile
saymıyordum. Kabataş’ın bende hala devam eden olumlu
etkisi şudur: O dönemde kazandım ben ne kazandıysam.
Çalışma disiplinini kastediyorum. Mesela uzun süre masa
başında oturup, kitap okuma yeteneğini orada kazandım.
Ben şu anda bile 10 saat masa başından kalkmadan kitap
okuyabilirim.
Hocalarla aranız nasıldı? Hayatınızı etkileyen bir
hoca var mıydı?
Kimya hocamız vardı; İncilay Hanım. Bana çok büyük
etkileri oldu. Çok güzel hocalarımız vardı. Beden
eğitimi öğretmenimiz Sırrı Bey. Edebiyat öğretmenimiz
Ayten Mutlu. Bir anne gibi şefkat, bir baba gibi dostluk
gösterirlerdi. Bizi yüreklendirirlerdi hep. Garip bir
okuldu. Bir anlamda geleceğin temelleri atılıyordu
orada. Sadece dersler değil, hayat bilgisi, hayata nasıl
bakılır, kaliteli bir hayat nasıl sürdürülür? Bunların
da eğitimini alıyorduk biz. Edebiyata düşkünlüğüm o
zamanlar başladı. Üniversiteye girmek için fen bölümünü
seçtim. Ancak ben fen bölümü okumak istemiyordum,
edebiyat okumak istiyordum. Gizli gizli edebiyat
bölümüne gider, onların sınıflarına oturur, hasret
giderirdim. Küçücük bir edebiyat bölümü vardı ve
pencerelerinde saksılar vardı. Sardunyalar, menekşeler
vardı o saksılarda. O kadar rahat bir bölümdü ki,
adamlar saksılarda çiçek büyütüyorlardı. Okulun dışında
bir bölüm gibiydi. Çok dingin ve huzurluydu. Hayat
kokardı orası. Soluk alıp verirdi o sınıf. Herkes fen
okumak istiyordu. O sınıflar 80-90 kişilik sınıflardı,
edebiyat sınıfında 30 kişi vardı. Onlara çok özenirdim
ben. Edebiyatın o büyük okyanusunda kulaç atıyorlar
diye. Fen bölümünün o ağır dersleri altında ezilirken,
bir gün ben de edebiyatçı olursam bu huzura kavuşacağım
diye mutlu olurdum. Kabataş’tan sonra beni hiçbir şey
yıkamadı zaten. Ben oradan geçtim ya hocam, oradan
çıktım ya, artık sırtım yere gelmez. Bugün geldiğim
noktayı sorgulamak istemiyorum; ama geldiğim noktayı ben
Kabataş’taki o ağır deneyime borçluyum. Dün masaya
oturdum ve 9 saat durmadan yazı yazdım. İnsanlar bu
kadar saatte, buradan Konya’ya gidiyor. Zamanın nasıl
geçtiğini anlamadım. Bir kitabı bitirmeden kalkmam
masadan. Hocalarımız da bize böyle söylemişlerdi. "Çok
yakınıyorsunuz, çok yıpranıyorsunuz biliyoruz; ama bakın
göreceksiniz, burada aldığınız eğitim ileride çalışma
disiplini olarak yansıyacak." derlerdi.
Edebiyat sınıflarına gidip gelirken hissettiğiniz,
ben de kavuşacağım dediğiniz dinginliğe kavuştunuz mu
mesleğinizle?
Kavuştum tabii. Çok severek yapıyorum yaptığım işi.
Özlediğim bir şeydi. Yazarak hayatımı sürdürebilmek
benim için bir mucizeydi. Ancak bugün hayatımın
programını ben yapıyorum. Zaman bana ait. İstediğim
zaman yazarım, istediğim zaman yazmam. Sabaha karşı
oturup yazı yazmaya başlayabilirim. Benim de kendime
göre sıkıntılarım var elbette. Ama benim için acı olan
şey, sabah 8 akşam 5 bir işyerinde mesaide olmak.
Başkalarının kontrolü altında olmak. Onların
direktifleriyle yaşamak. Herhalde bundan sonra bana çok
acı verir bu. Şimdi, hayatımı ben planlıyorum. Özgürlük,
başka türlü tadını alamayacağınız bir şey. Paranın satın
alamayacağı bir şey. Hayatta iki şeyi satın alamazsınız:
Aşkı ve özgürlüğü.
Okulda hiç yazdınız mı?
Şiir yazardım. Edebiyat derslerim çok iyiydi, hep ön
plandaydım. Diğer derslerde o kadar ön planda değildim.
Genelde ezberlerdim yani. Yine de 8-9 alırdım o
derslerden. Ama edebiyat benim için çok önemliydi.
Okulda başınızdan geçen ilginç olaylar var mı? Eski
mezunlarda bilir. "Çılgın" lakaplı, çok uzun süre
okulumuzda fizik öğretmenliği yapmış bir hoca vardı.
Yanılmıyorsan adı Nüzhet Tüzün’dü. Bir rivayete göre,
Süleyman Demirel’in de hocasıymış. Çok yaşlı olduğu
halde okula geliyordu. Değişik bir hocamızdı. Marjinal
bir yapısı vardı. "Çılgın" lakabı, tuhaf yöntemlerinden
geliyordu. Çok asabi ve kuralcı bir hocaydı. Notları çok
kıttı. Okulda kimseden çekinmez, müdüre bile posta
koyardı. O kadın doğuştan tuhaf bir kadındı. Mesela,
eskiden belediye otobüslerine herkes arkadan binerdi.
Arka taraftaki biletçiden bilet alınır öyle binilirdi.
Bir gün baktım hocamız da otobüste. Saçları her zamanki
gibi dağınık, yataktan yeni kalkmış gibi, yüzünde yoğun
bir makyaj vardı. Hocayı benimle beraber gören
arkadaşlar, korku içinde ters tarafa doğru kaçmaya
başladı. Ben arkada sıkışıp kaldım. Hoca beni görmesin
diye pencereden dışarıya bakıyorum. Çünkü gördüğü anda
azarlayabilir. Orada sizi sözlü yapıp, not bile vermeye
kalkabilir. Her an her şey beklenebilir, "Çılgın" dan.
Tam o anda, biletçi çok büyük bir gaflette bulundu ve
"Hanımefendi bilet aldınız mı?" diye sordu. Böyle bir
gaflette nasıl bulunur bir insan anlam vermek imkansız.
Biletçiye sert bir bakış fırlattı, "Utanmıyor musun, ben
35 senelik hocayım, bana bilet nasıl sorarsın alçak
adam?" diye azarladı. Biletçi çok utandı, özür diledi.
Zaten biletçilerin çoğu tanırdı hocayı. O yeni işe
başlamış. Hocanın benimle ilgili düşüncelerini tam
bilmiyorum ama, bir yazılıda bana "-3" verdi. Hayatımda
ilk defa böyle bir not aldım. Herhalde dünya tarihinde
de böyle bir not yok. Notu açıkladığında, "Hocam nasıl
–3 alıyorum?" diye sordum. "Hayvan, köpek otur yerine"
dedi. Sonuçların hepsini yanlış yapmışım. Buna göre 0
almam gerekiyordu. Bulduğum sonuçları kırmızı kalemle
vurgulamadığım için buralardan da not kırmış. Böylece –3
almışım. Aslında çok asabi, hırçın görünmesine karşın,
çok sevecen bir hocaydı. Bunu sene sonunda anladık. Çok
umutsuz insanları geçirmişti. Biraz eski kafalı bir
hocaydı. Öğrencileri kontrol altında tutmak için böyle
davranıyordu herhalde. Biraz da haklılar. Bizden bir
önceki dönemdekiler, okula dansöz getirmişler. Bu büyük
bir skandala yol açmış. Kayıkla okula dansöz getirip,
sabaha kadar yatakhanede alem yapmışlar. Bunu yapan
öğrencilerin bir çoğu da atılmış okuldan. Bize uygulanan
baskının bir nedeni de buydu. Ben o okulda, sabahları
tıraş olan öğrenciler görürdüm. Onları ilk gördüğümde
öğretmen zannettim. Meğer 6-7 senedir okulda olan
öğrencilermiş. Onlar için okul hayatı cezaevi hayatına
dönmüştü. Bizler için de kısmen öyleydi. Mesela kapıya
yaklaşmak imkansızdı. Gardiyan Ahmet dururdu kapıda ve
onu aşmak imkansızdı. Okuldan kaçacaksanız, bir kere
kapıyı unutacaktınız. Benim Gardiyan Ahmet’ten yediğim
dayağın haddi hesabı yok. Geriye tek yol deniz
kalıyordu. Geceleri kayıklar yanaşırdı. Bizi alıp
Ortaköy’e götürürlerdi. Müdür Muavini İbrahim Bey’in,
okulun sahil tarafından, kırmızı arabasıyla sigara içen
öğrencileri kovaladığını hatırlarım ben. Mesela aniden
kantinin kapıları kapatılır üstümüze. "Eller havaya,
kimse kıpırdamasın!" denirdi. Üstler aranırdı, sigaralar
çıkardı ortaya. Çok öğrencinin başı garip olaylar
yüzünden belaya girerdi. Hatırlıyorum, arkadaşlardan
biri, okulun kedisiyle uyuduğu için ceza almıştı.
Disiplin Kurulu, "Niye kediyle uyudun?" diye sorunca, O
da; "Efendim kaloriferler yanmıyordu, ısınmak için
kediyle uyudum. Başka bir amacım, gizli bir emelim
yoktu." demiş. Sanırım çocuğa ceza verdiler ve kediyi de
3-4 gün okuldan uzaklaştırdılar. Bunu iyi hatırlıyorum.
Kediyi bir süre görmedik. Kabataş’tan sonra hangi
üniversiteye girdiniz?
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde
Siyaset ve Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirdim.
Yazı üniversitede mi başladı?
Evet, üniversite üçüncü sınıftan sonra yazıya başladım.
Siyasi olaylar çok yoğundu, can güvenliğimiz yoktu.
Politik çatışmalar, kavga ve şiddet ortamı vardı. Dingin
bir ortam yoktu. Sağlıklı düşünmemiz imkansızdı.
Edebiyat huzur ister, konfor ister, sağlıklı ortam
ister. Ama insanların öldürüldüğü, gözaltına alındığı
bir ortamda sağlıklı düşünmek mümkün olmuyordu. Benim
üniversite yıllarım, Türkiye’nin en karanlık dönemiydi.
Siyasi çatışmaların en yoğun yaşandığı zamanlardı.
1977-81 arası. Zaten son sene darbe oldu. Kabataş,
dersler açısından ne kadar sıkıcı, disiplinli ve
katıysa, üniversite yıllarım da şiddet olaylarının
ayyuka çıktığı, artık can pahasına okunduğu bir dönemdi.
Okur kesiminiz ağırlıklı olarak gençler. Bunu neye
bağlıyorsunuz? Türkiye’de en çok okuyan kesim gençler.
Özellikle de üniversiteli gençler. Benim yazılarım
gençlere daha çok hitap ediyor çünkü duygu ağırlıklı
yazılar. Henüz sistemin içerisine girmemiş, parasal
ilişkilerin içerisinde duygularını heyecanlarını
yitirmemiş insanlara dönük yazılar benimkiler. Benim
yazılarım, ertelenmiş ya da bastırılmış duyguları olan
insanlara acı veriyor. Çünkü unutmak istiyorlar. O
hesaplaşmayı yapmak istemiyorlar artık. Çünkü insan
yüzleştiği vakit kendisiyle, sistemle bir şeyleri
sorgulamaya başladığı zaman uyum sağlaması zorlaşabilir.
Ama genç bir insanın böyle bir uyum sağlama ihtiyacı
yok. Çünkü henüz rasyonel ilişkilere girememiş.
Kendilerinden bir şey vermeden, bir şeyleri
kaybetmeden o ilerlemeyi sağlayamazlar mı?
Çok güç. Şizofren olması lazım insanın. Yani hem o
duyguları içinde yaşatacak, hem bastıracak, hem her şeyi
algılayacak sonra da işyerinde yükselmeye çalışacak. Bu
büyük bir gerilim. Her insan bu gerilimin altından
kalkamaz. O zaman herkes bir standartlaşmaya doğru
gidiyor... Elbette. Belli bir yaştan, düzeyden sonra
kendini bir kalıba oturtuyor insan. Üstelik bu kalıp
kendi hazırladığı kalıp da değil, başkalarının dayattığı
bir kalıp. Otomatiğe bağlanıyor, sorgulamayı bırakıyor,
hep sonrasına erteliyor ve bir koşuya başlıyor. Çoğu kez
başkasının olan, sahte bir hayatı yaşıyor. Her gün aynı
şeyleri yaşamaya başlıyor... Monoton bir hayat.
Benimsemediği şeyleri benimsemiş gibi görünen,
ilgilenmediği şeylerle ilgileniyormuş gibi yapan,
onaylamadığı şeyleri onaylamış gibi görünen bir insan
çıkıyor ortaya. Sadece yutkunarak yaşayacak. İnsan böyle
bir dönemde benim yazılarımı okursa, ciddi bir
hesaplaşmaya girmesi gerekir. Ya da saçma, akıl dışı,
mantık dışı bulacaktır. Yani kendisini öyle
savunacaktır.
Ne tarz tepkilerle karşılaşıyorsunuz?
Genelde olumlu karşılanıyorum. Bende kendilerini
bulduklarını söylüyorlar. Yalnız olmadıklarını
anladıklarını söylüyorlar. İnsanlar gerçekten çok
yalnız. İçlerinde taşıdıkları duyguları sadece
kendilerinin hissettiklerini zannediyorlar. Kendilerine
benzeyen insanlardan etraflarında çok da fazla
göremedikleri için de kendileri tuhaf, sıra dışı ya da
deli gibi görüyorlar. Bunları yazan birisini görünce,
yalnız olmadıklarını görüyorlar. Benim yazdıklarım
ideolojik manifestolar değil elbette. Böyle kalıplara
sokmak istemiyorum insanları. Ama kendileri olarak
yaşamanın yollarını da göstermeye çalışıyorum. Kendisi
olarak yaşamadıkları için hayatlarını, büyük bir
boşlukla yüzleşecekler ileride. Kendilerine dayatılanı
yaşarsa insanlar, yıllar sonra bir sorgulama
yaptıklarında yıllarının boşa geçtiğini görecekler. Asıl
çöküntü o zaman başlayacak. "Ben böyle bir yaşam
istemedim." diyecekler; ama o zaman da orta yaşa gelmiş
olacaklar ve geriye dönüşü de olmayacak o yolun. Bir
hayat harcanmış olacak. Bunun bedeli çok ağır. Çok genç
yaşlarda bu sorgulamalar yapılırsa, ilerde yaşanacak
olan o büyük boşluk duygusuyla çoğu kez karşılaşılmaz,
karşılaşılırsa da üstesinden gelinebilir. Gençler bu
sorgulamayı yaptıklarında, bu bir başkaldırı olarak
algılanıyor. Aile ve öğretmenler de baskı altına alıyor
onları.Tabii aile bunu yapacaktır. Sonuçta aile de bir
ideolojik yapılanma. Sistemin de en küçük birimi.
Bu yönde eleştirilere maruz kaldınız mı?
Belli bir yaşın üzerindekiler bu konuda eleştiri
getiriyor. Tabii onlar realiteyi kabullenmişler. Bunu
sorguladığınız anda canları sıkılıyor. "Hayatın
gerçekleri de var." diyorlar. "Bu kadar duygusallığa
gerek yok." diyorlar. Bunları anlatarak, insanların
işlerini zorlaştırdığımı söylüyorlar. Realiteyi
anlamalarını geciktirdiğimi söylüyorlar. Gençler de
kendilerine anlatılanla karşı karşıyalar. Belli kalıplar
içerisinde büyüyorlar. Bugün hangi ana-baba, "Tamam
çocuğum. Sen ne yaparsan yap ben arkandayım"
diyebiliyor. Evet, "Mutsuz olsun; ama başarılı olsun"
mantığı var. Kişi mutsuz olsun, yaratıcılıktan uzak
olsun, sorgulamasın; ama başarılı olsun, gerisi önemli
değil büyükler için. Ekonomik anlamda özgürlüğünü
sağlasın, bu yeterli sayılıyor. Ama çocuğun geceleri
kendisiyle baş başa kaldığı zamanlar neler hissettiği,
nasıl hayıflandığı önemli olmuyor. Gençlerin bunun çok
da farkında olabildiklerini sanmıyorum. Vallahi ben
görüyorum böyle insanları. "Ne yapıyorum ben, bu
yaptığım iş anlamlı mı?" diyen insanların sayısı çok
fazla. Ekonomik anlamda son derece iyi olan; ama hayatın
içerisinde kendisine bir anlam verememiş ve böylesi
soruları kendisine soran çok arkadaşım var. Gerçek
sevgiyi, aşkı yaşayamamış, her boşluğu parayla
doldurmaya çalışan insanlar bunların çoğu. Gündüz
işyerinde kendinden çok emin, güçlü görünebilir. O
maskeyle yaşayabilir. Kimse ölmez mutsuzluktan. Ama
böyle yaşamak yaşamaksa... Masumiyet olmadan sevgi
olmadan yaşanabiliyor. Ama masumiyet ve sevgi olduğu
zaman yaşanan şey çok farklı.
Anlayışlı insan bulmak da zor.
Çok zor tabii... Edebiyatın işlevi de budur zaten.
Edebiyat size farklı insanlar sunar. Tek bir hayat
olmadığını, bildiğinizden farklı bir hayat olduğu
gerçeğini sunar. Sizi hayatın ayrıntılarına çağırır.
Yaşadıklarını sorgulattırır. Bunu sadece ben yapmıyorum.
Bütün edebiyatçılar bunu yapar. Edebiyat insanın
kafasını karıştıran bir şeydir. İyi ki kafamız
karışıyor. Ben kafası karışmayan insandan korkarım
zaten. İyi, yaşa sen o zaman robot gibi. Ne çıkarsa o
karışıklıktan çıkar. Edebiyat insanın uykusunu getiren
bir şey değildir. İnsanın canını acıtır, başını belaya
sokar. "Ben uykum gelsin diye 3-4 sayfa okuyorum." diyen
insanlara kızıyorum. O zaman git sakinleştirici al.
Kitap senin uykunu getiriyorsa ya o kitap, kitap
değildir ya da sen anlamıyorsundur. Ben Dostoyevski
okurken, üç gün ateşler içinde yattım. O beni düşünmedi
kitabını yazarken. Öğreten adam olmak istemiyorum. Benim
yazılarımın üslubunda böyle bir şey yoktur. Ben bütün
sorunları ve çözümleri kendi üzerimden anlatırım.
Oradaki kahraman aslında çok da başarılı ve mükemmel bir
insan değildir. Hataları, zaafları vardır.
Çaresizlikleri vardır, ölümü düşünür, kendisini yetersiz
hisseder... Bu anlamda da seviliyor benim yazılarım.
Çünkü insanların kafalarına bir şey çakmıyorum. O üstten
bakan, "tanrı edebiyatçı" üslubu yok bende. Bugün
geldiğim noktayı sorgulamak istemiyorum ama geldiğim
noktayı ben Kabataş’taki o ağır deneyime borçluyum.
İçindekilere dönmek için tıklayın |